YOL

Elinde sarı beyaz nergislerle durdu denizin karşısında. Güneş, baharın sıcaklığını hissettirirken, rüzgâr uzaklardan gelen bir melodi gibiydi; bir şeyler fısıldadı kulaklarına.

‘‘Seni seviyoruz, küçük kız.’’

 

Gözlerinden oluk oluk aktı yaşlar yorgun yüreğinin üzerine. Demek beni seviyorsunuz?

 

 

Bir martının hem minik ekmek parçalarını almaya çabalamasına, hem de uçmak istemesine daldı gözleri.  Öylesine acemiydi ki, aynı tek başına yemek yemeyi öğrenen bir çocuğa benziyordu. Uçmayı da beceremiyordu. Yükseliyor, alçalıyor, ekmeği alıyor, düşürüyor, alçalıyor, ekmeğe uzanıyor, alamıyor, yükseliyor…

 

Senin gibi Berrin. Ne uçabiliyor ne yürüyebiliyorsun.

Ben suçlu değilim, ben suçlu değilim…

 

İçindeki sesin savaşı sürerken birden irkildi.

 

—Baba süremiyorum işte.

 

Mavi gözleri ağlamaklı, sarı atkuyruğu toplanmış saçlarını savurarak pembe bisikletinden düşen küçük kızın sesiydi bu.

 

—Kızım neden yapamıyorsun bu kadar kolay işi?

—Yapamıyorum işte, yapamıycaaam.

—Tamam, kalk da şu durağın arkasından geç, o yol geniş.

—Hayır olmaz, ben önden geçicem, deniz tarafından.

—Kızım orası dar, süremiyorsun zaten.

—Hayır, ben buradan geçicem.

 

Bisikletinin üzerinde oturan küçük kız da olsa, direksiyonu tutup yönlendiren baba galip geliyordu. Berrin, çocuğun gözlerinde hayal kırıklığını görünce,

Büyükler ve çocuklar… Ne zaman kim galip gelirse, yol aslında onun yolu olur   diye düşündü.

 

 

Gökyüzüne başını kaldırıp,   sizi duydum; demek beni seviyorsunuz    diye tekrar etti.

Arkasındaki Arnavut kaldırımlı yoldan yukarı çıkmadan önce, geri dönüp lütfen beni çok sevin diyerek gülümsedi.

 

Beyaza boyalı binaların arasından yokuşu tırmanırken, evler ona denizin eteklerinde salınan nazlı gelinler gibi geldi. Sonra dokuz numaralı ahşap kapının önünde durup zili çaldı. Kalbindeki heyecanın ne olduğunu anlayamadan kapı açılıverdi.  Beş küçük merdiveni geçip holdeki kırmızı büyük koltuğa attı kendini. Kalbi hızla çarpıyor, başı dönüyordu. Hemencecik oturdu olduğu yere. Gözlerini kapatıp dua etti. İçerisi nergislerin kokusuyla dolmuştu. Gözlerini açtığında O, merdivenlerden iniyordu.

 

 — Ooo, mis gibi kokuyor burası yoksa bunlar benim için mi?  En sevdiğim renkler üstelik…

 —Evet, bunca yıl sonra günüme umutla, ışıkla uyandırdığın için. İyi ki varsın, iyi ki yollarımız kesişti, hamdolsun.

 

Berrin O’na sarıldığında, sanki dev bir kadınla kucaklaşmış gibi hissetti. Öylesine güçlü, öylesine sevgi dolu ve öylesine şefkatle doluydu ki; denizin üzerinde çırpınan martı beceriyordu işte, uçacaktı…

 

 

Dört sandalye uzağında oturmuş Berrin’in gözlerinin içine bakıyordu. Berrin farkında olmadan bedenini tamamen O’na yöneltmiş, ikisinin yüreği arasındaki mavi köprüyle akan gücü izliyordu adeta.

‘‘Acılarını hissediyorum. Bütün bunlar geçecek sen tüm yaşadıklarından özgürleşeceksin. Bunun için buradasın. Ben yanındayım. Seninleyim. Yardımcı olacağım sana, söz’’ der gibi bakıyordu.

 

O, tahtanın başında hem yazıp hem anlatırken, Berrin’in içinde dayanılmaz acı artıyor, kalbi hızla çarparken nefesi kesiliyordu. Bu gelgitleri hissettiği her an göz göze geliyorlar, o şefkatli gözlerde  ‘‘senin acını paylaşıyorum; güzel sevgiler yolluyorum sana’’ deyişini görüyordu.

 

Az sonra Berrin’in huzur içine gömüldüğü bir müzik çalmaya başladı. Sessizlik içinde duyulan notalar arasında Berrin yepyeni bir hayata başlayacaktı.

 

Gözlerini kapattı. Gökyüzünün duru mavisini, denizin suskunluğunu, güneşin sarı sıcaklığını doldurdu içine.

Sonra anne ve babası gelip oturdular karşısına.

Benim yaşamama sebep olduğunuz için size teşekkür ederim dedi. Ne güzel bir görevle beni dünyaya armağan ettiniz. Sizi seviyorum.

Onları aydınlıklara uğurladıktan sonra,  küçük Berrin belirdi karşısında.

Küçük kız Ben.

Ağladı.

Hıçkırıklara boğulurcasına ağladı.

Zifiri karanlığın içinde küçük bir kız, bu benim dedi.

Gözlerini aramaya başladı. Karanlıktan seçemiyordu küçük kızın gözlerini.

Küçük kız bacaklarına sarıldı. Sımsıkı sarıldı.

Başını kaldırdığında bu kez gördü küçük kızın yüzünü.

O ela gözleri yaşla doluydu kızın.

Beni kurtar. Beni bırakma. Beni sev lütfen beni sev. Beni sev…  diyerek ağlıyordu. 

Berrin sımsıkı sarıldı ona. Seni seviyorum ve seni bu karanlıktan kurtaracağım. Söz.

 

Bembeyaz bir yıldız geldi gökyüzünden o karanlıklardan sıyrılıp. Bu yıldızın içine koydu Berrin küçük kızı. Sonra da alıp parlayan bu yıldızı göbek deliğinden kendi bedenine soktu. Hücrelerinin hepsi bu parlak yıldızla doldu.

Aydınlanıyorum. Işıyorum. Parlıyorum. Seni seviyorum küçük Ben dedi Berrin.

Onu aydınlatan yıldız göbek deliğinden kordonla birlikte çıktı gökyüzüne doğru. Gitti gitti…

Yeniden ışıldamaya başladı.

Sonra altın bir makas kesti göbek bağını…

‘‘artık özgürsün’’

Hoşça kal küçük Berrin.

Seni seviyorum…

 

 

AZİZE Yasemin Paşalıgil

Kişisel ve Ruhsal Gelişim Danışmanı

Paylaş